TACİRİN BASİRETLİ İŞ ADAMI GİBİ HAREKET ETME YÜKÜMÜ (TK M. 18/2)[1]
Tebliğin konusu tacirin basiretli iş adamı gibi hareket etme yükümüdür. Bu, ticaret kanununun 18. maddesinde düzenlenen bir husustur. Hüküm şu şekildedir: “Her tacirin, ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli iş adamı gibi hareket etmesi gerekir.”
Burada üç tane kavramla karşılaşılmaktadır:
- Tacir
- Ticaretine ait faaliyetler
- Basiretli iş adamı
Tacirin kim olduğu ticaret kanununda yazmaktadır (6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu m. 12). İkinci ve üçüncü kavramların ticaret kanunununda tanımlanan bir terim olmadığı ve aynı zamanda gerek bu hüküm özelinde gerek ticaret kanununundaki diğer hükümler özelinde içeriğinin net bir şekilde belirlenmediği görülmektedir. Dolayısıyla ilk bakışta üç tane kavram/terim içeren ancak bunlardan iki tanesinin ne olduğu ticaret kanunununda tanımlanmayan bir hüküm söz konusudur.
Aynı zamanda bu hükmün nerelerde uygulanacağı da ilgili maddeden (TTK m. 18) doğrudan tespit edilemiyor. Çünkü örneğin, tacirin faturaya itirazına ilişkin hükme bakıldığında (TTK m. 21) bu hükmün ne zaman, hangi olay üzerinde, hangi durumda uygulanabileceğini tespit edilebilir, ancak TTK m. 18/2 tacirin ticaretiyle alakalı bütün muamelelerinde bütün faaliyetlerinde basiretli davranması gerektiğinden bahsettiği için aslında sınırsız bir uygulama sağladığı görülür.
Bu bağlamda; Yargıtay kararlarında da belirtildiği gibi, TTK m. 18/2 tacirin ticaretiyle alakalı bütün muamelelerini kapsadığından, doğuracağı sonuçlar da uygulandığı durum çerçevesinde değişkenlik gösterir. TTK m. 18/2 hükmü; Medeni Kanun, Borçlar Kanunu, Ticaret Kanunu, Bankacılık mevzuatı, Sınai Mülkiyet Kanunu vb. birçok kanuni düzenleme kapsamında uygulama alanı bulmaktadır. Yine; iyiniyet, dürüstlük kuralı, sözleşmelerin kurulması, ifası, yorumlanması, kusurun ve müterafik kusurun tespiti, ticaret unvanı, marka tasarım gibi tanıtıcı işaretler ile fikri ve sınai hakların korunması, ispat yükü ve eşiğinin belirlenmesi gibi birçok farklı konuda TTK m. 18/2 gündeme gelmektedir.
Dolayısıyla aslında kavramın ne olduğunu, basiretin ne anlama geldiğini, ticarete ait faaliyetlerin ne anlama geldiğini sadece teorik açıdan tartışmak yerine Yargıtay’ın bunu hangi alanlarda ve ne şekilde uyguladığına bakmak ve sonra genel bir anlam çıkarmak/incelemek daha doğru olacaktır.
Uygulama Alanı
1. İyiniyet ve Araştırma Yükümlülüğü
Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 11.10.2023 tarihli, 2022/3652 E. 2023/5767 K. sayılı ilâmı.
“…dosyada mevcut faturalar ve taahhüt içeren yazılı belgelerde söz konusu şirket adına atılı bulunan imzaların, yetkili şirket temsilcisine değil davalı …’na ait olduğunun anlaşıldığı, basiretli bir tacir gibi davranma yükümlülüğü bulunan davacının, hukuki işlemler sırasında …’nun davalı şirketi temsile yetkili olup olmadığını araştırması gerekirken bu yönde bir araştırma yapmadığı, sadece şirket kaşesinin verilmiş olması ve davalı şirket banka hesabı üzerinden para transferinin gerçekleştirilmiş olmasının, davalı şirketi borçtan sorumlu yapmayacağı, dolayısıyla davalı şirketin icra takibine yönelik itirazında haklı olduğu gerekçesiyle P… Unlu Mamüller şirketi aleyhine açılan davanın husumetten reddine, davalının kötü niyet tazminatı talebi reddine, davalı … aleyhine açılan davanın kısmen kabulüne…”
Uygulama alanı bakımından ilk başta, basiretli tacir kavramının iyiniyet ve bunun yanı sıra aynı zamanda kişilerin bir borç ilişkisine girerken araştırma yükümlülüğü bağlamında karşımıza çıktığı görülmektedir. Bu karar/yaklaşım, Yargıtay’ın mutad kararlarındandır. Eğer bir tacir, bir temsilciyle bir hukuki işlem yapıyorsa bu durumda temsilcinin temsil yetkisi olup olmadığını araştırmakla yükümlüdür. Yani, aslında bilindiği gibi yetkisiz temsilciyle işlem yapan kişinin iyiniyetli olup olmamasına göre işlemin karşı tarafının sözleşmeyle bağlı olup olmaması durumunda basiretli tacir bakımından belki de iyiniyeti tamamen ortadan kaldıran ya da tacirin iyiniyetli olmasını son derece güçleştiren bir yaklaşım mevcuttur.
Ancak Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin, taciri her konuda her zaman karşı tarafın temsil yetkisini araştırmakla yükümlü tuttuğundan bahsetmek de mümkün değildir. Örneğin 2022 tarihli ve aşağıda yer alan kararında Yargıtay, kendisini bir ticaret şirketinin bir temsilcisi olarak tanıtan ve bu şekilde temsilci sıfatıyla dışarıda üçüncü kişilerle işlemler gerçekleştiren bir kişi söz konusudur. Tacir, bu kişiyle işlem yaptığında şirket bu kişinin kendisini temsile yetkili olmadığını ileri sürerek, yapılan işlemle bağlı olmadığını bahsediyor. Ancak Yargıtay, burada şöyle bir içtihat geliştirmiştir: kişiler arasındaki işlemin geçmişe dayanmasına yani, aslında yetkisi bulunmayan ancak temsilci sıfatıyla ya da bu iddiayla bu şirket adına işlemler gerçekleştiren kişinin, uzun süreden beri somut olaydaki sözleşmenin karşı tarafıyla işlem yapmasını gözeterek, aralarındaki geçmişten gelen sürekli ticari ilişkinin nedeniyle dava dışı temsilcinin davalı şirketin temsilcisi olarak bilen ve tanıyan davacının basiretli bir tacir gibi hareket etmediğinden söz edilemez. Yani Yargıtay’ın, iyiniyetin kaldırılması ve araştırma yükümlülüğü bakımından somut olay özelinde yerleşik içtihadından saptığı görülmektedir.
Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 26.10.2022 tarihli, 2021/3384 E. 2022/7444 K. sayılı ilâmı.
“Davalı şirket tarafından şirket çalışanı olan … hakkında yapılan şikayet sonucu, hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma ve resmi belgede sahtecilik suçlarına ilişkin açılan kamu davasının yapılan yargılamasında; …’ın davalı şirket adına hareket eden temsilcisi olarak piyasada tanındığı, ceza yargılamasında tanıklar, …’ın davalı şirket faturalarını düzenleyip verdiği, ödeme yaptıklarında tahsilat makbuzunu düzenleyip teslim ettiği, kendisini davalı şirketin temsilcisi olarak tanıttığını beyan etmişlerdir. Bu davada davalı şirket çalışanı olan …’ın müsnet suçlardan ayrı ayrı mahkumiyetine karar verilmiş ve cezası kesinleşmiştir. Aynı davada fikir ve eylem birliği içinde oldukları iddiasıyla yargılanan davacı şirket temsilcisi … ise; davalı şirketin sorumlusu olarak …’ı bildiği, geçmiş tarihlerdeki ticari ilişki de gözönüne alındığında, söz konusu malları …’a verdiği ve karşılığında yargılama konusu 245.000.- TL’lik bonoları kendisinden aldığı, davacı şirket temsilcisi … ile davalı şirket çalışanı …’ın muvazaalı olarak davalı şirketi borçlandırıcı bir işe giriştikleri yönünde hiçbir delil bulunmadığı, dolayısıyla müşteri olarak kendisinden mal talep edenin bu talebinin kabulü ile malı verdikleri ve bonoları aldıkları dışında isnad edilen dolandırıcılık ve resmi belgede sahtecilik suçlarını işlediğine dair delil bulunmadığından beraatine karar verilmiştir.
Bu durumda, aralarındaki geçmişten gelen sürekli ticari ilişki nedeniyle dava dışı …’ı davalı şirketin temsilcisi olarak bilen ve tanıyan davacının basiretli bir tacir gibi hareket etmediğinden söz edilemeyeceği, dosyadaki belgelerden dava dışı …’ın davalı adına yapılan alışverişlerde şirket adına iş ve işlemlerde bulunduğu, ayrıca davacı ile dava dışı …’ın el ve işbirliği içinde olduğunun ispatlanamadığı hususu gözetilmeden, yazılı gerekçe ile davanın reddi doğru olmamış, hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir.”
Bunun dışında, araştırma yükümlülüğü sadece iyiniyetin ortadan kaldırılması bakımından değil, örneğin sözleşme öncesi imkânsızlığın var olup olmadığının belirlenmesi, edimin ne şekilde ifa edileceğinin sözleşme öncesi kararlaştırılıp tarafların iradelerinin ne şekilde uyuştuğunun tespit edilmesi bakımından da önem arz etmektedir.
1. Karar: Bu karar, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yerleşik içtihatlarındandır. Yargıtay, bankanın ipotek tesis edilecek ise taşınmazın aile konutu vasfı taşıyıp taşımadığını araştırması gerekir şeklinde hüküm kurmuştur. Banka taşınmaz üzerinde bir ipotek tesis edecekse, basiretli tacir olarak ve kendisine bankacılık mevzuat getirilen ağırlaştırılmış özen yükümlülüğü çerçevesinde o taşınmaz üzerinde aile konutu şerhi olup olmadığını tespit etmesi yönünde bir araştırma yükümlülüğü söz konusudur. Bankalara getirilen araştırma yükümlülüğü bununla da sınırlı değildir. Yine karşı tarafın kefalet ehliyetinin olup olmadığı, eşin rızasının alınıp alınmadığı gibi konularda da araştırma yapma ve işlemin usulüne uygun şekilde yapılmasını temin etme görevi bankalara yüklendiği görülmektedir.
Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 23.05.2016 tarihli, 2015/15701 E. 2016/5514 K. sayılı ilâmı.
“Somut olayda, mahkemenin kabulü ve …. Aile Mahkemesi’nin 2010/… esas, 2011/… karar sayılı dava dosyasıda yapılan tespitler uyarınca; … İlçesi, … mevkii, 5-46 pafta, 8… parselde kayıtlı 16/300 arsa paylı 2. kat 6 nolu bağımsız bölümün davacı ile dava dışı eşi …’ın aile konutu olduğu, dava dışı eş … tarafından, yine dava dışı ….’nin davalı bankadan kullandığı kredinin teminatı olmak üzere bu taşınmaz üzerine davalı banka yararına ipotek tesis edildiği, kredi borcunun ödenmemesi nedeniyle davalı banka tarafından başlatılan icra takibinde taşınmazın cebri icra ile 3. şahıslara satıldığı, icra takibi sırasında davacı tarafından …. Aile Mahkemesin’de ipoteğin fekki istemli olarak 2.12.2008 tarihinde dava açıldığı, bu dava dosyasında talebe rağmen tedbiren satışın durdurulması yönünde karar verilmediği sabittir. Bankalar tacir olup basiretli davranma yükümlülükleri uyarınca en hafif kusurlarından dahi sorumludur. Bu nedenle davalı bankanın ipotek tesisi sırasında yukarda açıklanan yasa hükmü uyarınca ipotek tesis edilecek taşınmazın aile konutu vasfını taşıyıp taşımadığını araştırma, aile konutu niteliğindeki taşınmazlar yönünden malik olmayan eşin açık rızasını alma yükümlülüğü bulunmaktadır.
Davalı Banka tarafından davacının ipotek tesisine açık muvafakatının bulunduğu hususu ispatlanamadığı gibi, bankanın bu yükümlülüğünden kaynaklanan sorumluluğunu ortadan kaldırır nitelikte bir delil de sunulamamıştır. İpotekli taşınmazın cebri icra ile satışı öncesinde davacı tarafından taşınmazın aile konutu olduğu iddiasıyla dava açılmasına karşın davalı tarafından icra takibine devam edilip taşınmazın satılmasına da vesile olunmuştur. Yukarıda yapılan açıklamalar uyarınca aile konutu niteliğindeki taşınmaz üzerine tesis edilen ipoteğin geçersiz olduğu, geçersiz ipotek uyarınca yapılan takip ile davacının zararına sebebiyet verilecek şekilde taşınmazın cebri icra ile satışına sebebiyet verildiği gözetildiğinde mahkemenin davanın reddine ilişkin gerekçesi yerinde olmayıp bu nedenle kararın temyiz eden davacı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir.“
2. Karar: Burada ise, bir acente taciri temsilen işlem yapıyor ve temsil yetkisinde herhangi bir sorun yok ama acente kendisine tanınan iskonto yetkisini aşmış durumdadır. Bu durumda aslında bu acentenin taciri temsile yetkili olduğu hususunda herhangi bir tartışma yok iken, acentenin olağan durumdan fazla bir oranda iskonto yapması karşısında Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, tacire diyor ki, eğer sen olağandan fazla bir iskonto [uygulandığında bunu sorgulayıp, doğrulaman gerekir.]
Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 21.02.2018 tarihli, 2016/6712 E. 2018/1311 K. sayılı ilâmı.
“Mahkemece, bozma ilamına uyularak yapılan yargılamaya göre, poliçeler iptal edilmeden acente tarafından yetkisi aşılarak mutat olmayan %45 iskonto yapılmasının söz konusu olduğu, primler ödenmeye devam ederken acentenin sigorta prim bedelinden iskonto yapıldığını belirten 07/06/2012 tarihli bir dekont gönderdiğini, 6762 sayılı Yasa’nın 122. maddesi gereğince acentenin bu şekilde bir yetkisinin bulunmadığı, davalının tacir olduğu, böyle bir indirim yapıldığında da bunun gerçekçi olmadığını bilmesi ve sözleşmenin asıl tarafı olan davacı … şirketinden sorgulaması gerektiği, sözleşme yapıldıktan sonra bir dekont gönderilerek tarafların yükümlülüklerinin arttırılması veya azaltılmasının da kabul edilebilir olmadığı…”
2. Dürüstlük Kuralı
Bilindiği üzere dürüstlük kuralı, haklarını kullanan ve borçlarını, yükümlülüklerini yerine getiren herkesin uymakla yükümlü olduğu ana bir ilkedir. Acaba tacirlerin dürüstlük kuralına uygun davranıp davranmadığı konusunda bir farklılık var mıdır? Bu konuda Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2020 tarihli bir kararı vardır. Bu kararda, dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı tacire, tacir olmayanlara göre vasatın üstünde bir özen gösterme yükümlülüğü getirmektedir. Yani, tacir olmayanların dürüstlük kuralı çerçevesinde yerine getirmesi gereken davranıştan daha üstün bir davranış, çaba, özen beklenir tacirden.
Kararda her iki tarafı da tacir olan bir kredi sözleşmesi söz konusudur. İşlemin bir tarafında banka karşı tarafında ise kredi kullanan bir tacir vardır. Taraflar, kredinin erken kapatılması durumunda bankanın bir komisyon alacağı hususunda mutabık kalmışlar ve sözleşmeyede bu hüküm ilave edilmiş. Ancak erken kapama komisyonunun oranının ne olacağını belirleme yetkisi, bankaya bırakılmış. İşte, böyle bir durumda işlemin karşı tarafının tacir olmasına ve onunda basiretli davranması gerekmesine rağmen Yargıtay, her iki tarafında basiretli davranması gerekir ve bu ilişki içerisinde her iki tarafında tacir olması münasebetiyle bir tarafa tek başına bir alacak oranını belirleme yetkisi verilmesi durumunda bu tarafın yine basiretli tacir olması gereği olarak bu belirlemeyi dürüstlük kuralına uygun şekilde yerine getirmesi gerekir.
Somut olayda, bankanın belirlediği erken kapama komisyon oranı yüksek bulunduğu için Yargıtay, dürüstlük kuralı çerçevesinde, diğer bankaların uygulamış olduğu erken kapama komisyonu ne ise ona göre bir belirleme yapılması gerekir aksi takdirde, basiretli davranma ve dürüstlük kuralına aykırı davranılmış olur şeklinde bir içtihat ortaya koymuştur.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 20.02.2020 tarihli, 2017/410 E. 2020/189 K. sayılı ilâmı.
“Tacirler aynı zamanda 6762 sayılı TTK’nin 20/2. (6102 sayılı TTK’nin 18/2.) maddesi anlamında basiretli bir işadamı gibi hareket etmek zorundadırlar. Dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı, tacire, tacir olmayanlara göre vasatın üstünde bir özen gösterme yükümlülüğü getirmektedir. Başka bir deyişle tacir, ticari hayatında bir hakkı kullanırken veya bir borcu ifa ederken, yalnızca dürüst, namuslu, makul ve fiilinin neticelerini bilen orta zekâlı bir insanın benzer hadiselerde hareket edeceği şekilde hareket etmekle kalmayıp aynı zamanda kendi ticari sınıfına dâhil, tedbirli bir tacirin benzer olaylarda takip edeceği şekilde hareket etmek zorundadır.
Kuruluşları özel izne tâbi olan ve faaliyetlerini Devlet’in tanıdığı imtiyazla yürüten bankalar da birer “güven kurumu” olmaları nedeniyle dürüstlük kuralına ve hakkın kötüye kullanılması yasağına uymak zorundadırlar. Zira bankaların, müşterilerinde yarattıkları güvene ve bankacılık sektörünün yazılı olan veya olmayan ilke, kural ve teamüllerine uygun hareket etme yükümlülükleri bulunmaktadır. Başka bir deyişle bankaların birer güven kurumu olmaları ve müşteriler tarafından kendilerine özel bir güven duyulması, onların hukuki sorumluluğunu diğer tacirlere nazaran daha da ağırlaştırmaktadır. Nitekim bir kişi davranışlarıyla başkaları nezdinde haklı bir güven oluşturduktan sonra, bu tutumuyla çelişkili ve özellikle de söz konusu güveni boşa çıkaran bir davranışta bulunması açıkça hakkın kötüye kullanılması niteliğindedir.
…
…somut olay değerlendirildiğinde; davacının talebi doğrultusunda taraflar arasında 818 sayılı BK döneminde 03.07.2007 tarihli ve 900.000,00TL limitli genel kredi sözleşmesi imzalandığı, anılan sözleşmeye binaen davacıya 10.07.2007 tarihinde aylık %1,59 sabit faiz oranı ile 59 ay vadeli 265.000,00TL bedelli kredi kullandırıldığı, yine 10.08.2009 tarihinde aylık %1,52 sabit faiz oranı 48 ay vadeli 187.000,00TL ve 63.000,00TL bedelli iki ayrı kredi kullandırıldığı, davacı tarafından 19.04.2010 tarihinde kullanılan bu üç kredinin erken kapatılmasının talep edildiği ve bu talebin davalı banka tarafından kabul edildiği, davalı banka tarafından genel kredi sözleşmesinin 15.6. maddesi gereğince üç kredinin erken kapatılması karşılığında toplam 20.080,20TL erken kapama ücretinin davacıdan tahsil edildiği anlaşılmaktadır.
…
6762 sayılı TTK’nin 20/2. (6102 sayılı TTK’nin 18/2.) maddesi gereğince her tacirin ticaretine ait faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi gerekir. Basiretli bir iş adamı gibi davranma yükümü aslında objektif bir özen ölçüsü getirmekte ve tacirin ticari işletmesiyle ilgili faaliyetlerinde, kendi yetenek ve imkânlarına göre ondan beklenebilecek özeni değil, aynı ticaret dalında faaliyet gösteren tedbirli, öngörülü bir tacirden beklenen özeni göstermesinin gerekli olduğu kabul edilmektedir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.05.2003 tarihli ve 2003/13-332 E. 2003/340 K. sayılı kararı). Bu bağlamda davacıya yüklenmesi gereken basiretli işadamı gibi hareket etme yükümlülüğü, taraflar arasındaki sözleşmedeki belirsizlik karşısında, bilinmesi mümkün olmayan bir hususa karşı önlem alınmasını gerektirecek şekilde aşırı bir yoruma tabi tutulmamasını gerektirmektedir.
Bu durumda taraflar arasındaki genel kredi sözleşmesinin yoğun güven ilişkine dayandığı ve davacıya kredi limiti dâhilinde kredi kullandırılacağına dair güven oluşturulduğu, her ne kadar davalı bankanın davacının erken kapama talebini kabul etme yükümlülüğü bulunmamakta ise de davalı bu hakkını kullanırken dürüstlük kuralına ve hakkın kötüye kullanılması yasağına uymak zorunda olduğu, erken kapama ücretinin belirlenmesinde de davalı bankanın bankacılık uygulamalarını gözeterek dürüstlük kuralına ve hakkın kötüye kullanılması yasağına uygun davranması gerektiği kabul edilmelidir.
O hâlde, kredinin erken kapatılmasının her iki tarafın da menfaatine olduğu, tarafların serbestçe erken kapama ücretini belirleyebilecekleri, ancak bunun sınırının dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı olduğu, tüketici kredisi niteliğindeki konut finansmanı kredilerinin erken kapatılması hâlinde dahi erken kapama ücreti alınmasının mümkün olduğu gözetilerek diğer bankaların dava konusu krediler ile aynı özellikteki (kullanım tarihi, vade tarihi, taksit ödeme aralığı, miktarı, erken kapama tarihi) kredilerin erken kapatılması hâlinde alacakları erken kapama ücreti tespit edilerek, her iki tarafın menfaatleri de dikkate alınıp TMK’nin 2. maddesi çerçevesinde yukarıda bahsedilen hususlar da gözetilerek erken kapama ücretinin belirlenmesi gerekmektedir.
Bu itibarla mahkemece, davalı bankanın genel kredi sözleşmesi gereğince erken kapama ücreti alabileceğinin kabulü ile davacı tarafça alınan ücretin fahiş olduğu ileri sürüldüğünden, davacıdan tahsil edilen erken kapama ücretinin dürüstlük kuralına ve hakkın kötüye kullanılması yasağına uygun olarak tespit edilmesi için davalı bankanın davacıdan tahsil ettiği erken kapama ücreti oranı ile diğer bankaların aynı miktar, aynı tür ve aynı vadeli kredilerin erken kapatılması hâlinde uyguladıkları erken kapama ücreti oranları da gözetilerek ve tarafların kredinin erken kapatılması ile elde ettikleri menfaatler de dikkate alınarak, davalı bankanın aldığı erken kapama ücretinin bankacılık uygulamalarına ve özellikle TMK’nin 2. maddesine uygun olup olmadığının değerlendirilmesi suretiyle karar verilmesi gerekmektedir.“
Bir diğer kararda şu şekildedir: Bu olayda, bir anonim şirketin yurtdışında yerleşik yöneticisi ve temsilcisi Türkiye’ye geliyor ve Türkiye’den döndükten sonra birdenbire çağrısız genel kurul toplantısı yapıldığı ve şirkete yeni bir yönetici ve temsilci atandığı haberini alıyor. Bu çağrısız genel kurul toplantısının üzerinden dört yıl geçtikten sonra bu kişi, kendisi katılmadan çağrısız genel kurul toplantısının yapılamayacağını ileri sürerek, toplantıda alınan kararların yokluğunun tespiti istemiyle dava açıyor. İşte, bu durumda Yargıtay 11. Hukuk Dairesi şu şekilde bir içtihat geliştiriyor: Bu kişinin yurtdışına çıktığı ve çağrısız genel kurul toplantısının yapıldığı söylenen tarihten itibaren dört yıllık süre zarfında şirketin eski yöneticisi ve temsilcisi olduğunu iddia eden bu kişinin, şirkete yeniden temsilci tayin edilip edilmediği hususunda bir araştırma yapması gerekirdi, bu konuda bilgi sahibi olup olmaması hayatın olağan akışına aykırıdır ve basiretli bir tacirden bu beklenemez. Yazışmalarda, yurtdışında bulunan bu kişinin şirketle olan yazışmalarında muhatap aldığı kişinin yeni atanan müdür olduğunu gözeterek tüm paysahiplerinin katılmadığı çağrısız toplantıda alınan kararların, yokluğunun ileri sürülmesinin hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Tabi işin, bir yokluk yaptırımıyla karşılaşıldığında bunun ileri sürülmesinin hakkın kötüye kullanılması yasağına tabi midir değil midir meselesi bir kenarda tutularak, Yargıtay’ın bu şekilde bir yaklaşımı olduğu (yokluğun ileri sürülmesinde dürüstlük kuralına aykırı davranılmaması gerektiği yönünde) bilinmektedir. Bu çerçevede, basiretli tacir sıfatını taşıyan kişiye dürüstlük kuralını gözetmesi konusunda ek bir yükümlülük yüklendiği görülmektedir.
Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 11.03.2021 tarihli, 2019/3636 E. 2021/2342 K. sayılı ilâmı.
“Somut olayda davacı şirketin yetkili temsilcisi olan diğer davacı …’nın 30.03.2010 tarihinde Türkiye’den çıkış yaptığı, 01.04.2010 toplantı tarihi itibariyle Türkiye’de bulunmadığı uyuşmazlık konusu olmayıp, anılan genel kurul toplantısının yoklukla malul olduğu tartışmasızdır. Ancak her hak gibi genel kurul kararının yokluğunun ileri sürülmesi de dürüstlük kuralı çerçevesinde mümkündür. Bu açıklamalar ışığında davacı şirket tarafından işbu dava ile yokluğun ileri sürülmesinin hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup olmadığının irdelenmesi gerekir.
Davacı, davalı şirkette kuruluştan beri %50 oranı ile büyük hissedar olup, davalı şirketin diğer pay sahipleri ise %25’er pay oranı ile dava dışı … ve babası …’tür. Davacı şirketin yetkili temsilcisi diğer davacı …’dır. Davalı şirketin temsilcisi ise şirketin kuruluşundan itibaren 10 yıl süre ile dava dışı … olarak belirlenmiş, yokluğunun tespiti istenen genel kurul kararı ile de … 10 yıllığına yeniden davalı şirket müdürü olarak seçilmiştir.
Dosyada mevcut mail yazışmalarından, taraflar arasında 2012 yılında niza başladığı, 2012 yılı içerisinde, davacı … ile dava dışı …’ün temsilcisi oldukları şirketler adına ve hesabına mal alışverişine ilişkin yazışmalar yaptıkları, davacı şirketin mal gönderilmesi yönündeki talebine karşı davalı şirket müdürü … tarafından bakiye borcu bulunması sebebiyle karşılanamayacağının cevaben bildirildiği, taraflar arasında bu konuda bir ihtilaf olduğu, yazışmaların tamamında dava dışı …’ün muhatap olarak alındığı davacı şirket tarafından gönderilen ve davalı şirketin defterlerini inceleme istemini içeren 17.03.2014 tarihli ihtarnamede de davalı şirketin yanısıra dava dışı …’ün muhatap olarak gösterildiği, işbu davanın da 30.04.2014 tarihinde açıldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, davalı şirkette büyük hissedar olan davacı şirketin ve onun yetkili temsilcisi olan Dona’nın, müdür …’ın görev süresi 2010 yılında bittikten sonra davanın açıldığı 2014 yılına değin, ticari ilişkilerinin de devam ettiği yaklaşık 4 yıllık süre zarfında şirkete yeniden temsilcisi tayin edilip edilmediği hususunda bilgi sahibi olmamasının hayatın olağan akışına uygun olmadığı ve basiretli bir tacirden beklenemeyeceği tüm yazışmalarda dava dışı …’ün muhatap alındığı ve bu nedenle davalı şirketin müdürü olduğunu bildiği gözetilerek, dava konusu 01.04.2010 tarihli toplantıda alınan kararların yokluğunun ileri sürülmesinin hakkın kötüye kullanılması olduğu ve hukuken korunamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, hükmün temyiz eden davalı şirket yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir.“
Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 24.04.2023 tarihli, 2022/2853 E. 2023/2363 sayılı K. ilâmı [aşağı yer verilen açıklamalar ilk derece mahkemesi kararından alınmıştır, Yargıtay’ın künyesi verilen kararı onama kararıdır.].
“…davacının ticari ilişkilerinin devam ettiği yaklaşık 4 yıllık süre zarfında şirkete yeniden temsilcisi tayin edilip edilmediği hususunda bilgi sahibi olmamasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu ve basiretli bir tacirden beklenemeyeceği, davacının tüm yazışmalarda dava dışı …’ün muhatap alındığı ve bu nedenle davalı şirketin müdürü olduğunu bildiği, dava konusu 01.04.2010 tarihli toplantıda alınan kararların yokluğunun ileri sürülmesinin hakkın kötüye kullanılması olduğu ve hukuken korunamayacağı…”
3. Sözleşmenin Kurulması ve İfası
Basiretli tacire ilişkin içtihatların en yoğun olduğu alanların bir tanesinin sözleşmenin kurulması ve ifası konusu olduğu söylenebilir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2022 tarihli bir kararında [2], bir kişi depo kiralamak istiyor ve kiralıyor ancak daha sonrasında bu depoyu farklı bir amaçla kullanmak istediğinde iskan alınması konusunda sıkıntılar yaşıyor. Akabinde, kiraya verene karşı ayıptan dolayı başvuruyor. Burada verdiği kararla Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, her iki tarafında birbirine karşı basiretli davranması gerekir bu bağlamda, bir tarafın bilgi verme/bilgilendirme yükümlülüğü var olsa dahi, karşı tarafında tacir olduğu gözetildiğinde bu hususu araştırma ve öğrenme yükümlülüğü vardır, dolayısıyla, sözleşme imzalandığı aşamada tarafların bu anlaşmanın gerçekleşip gerçekleşemeyeceğini inceleyerek bu sözleşmeyi akdetmeleri gerekir. Eğer bu sözleşmeyi, bu araştırmayı yaparak akdedilirse veya yapmadan akdedilse dahi daha sonra bu işin imkânsız olduğuna dayanarak geçersizliği ileri sürülemez şeklinde karar vermiştir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 15.06.2021 tarihli, 2017/2625 E. 2021/766 K. sayılı ilâmı.
“Dosya kapsamındaki bilgiler nazara alındığında davacı ve davalı şirketlerin her ikisinin de yurt içi ve uluslararası taşıma alanlarında faaliyette olan ticaret şirketleri oldukları sabittir. Ayrıca davacının taşıma alanındaki faaliyetleri, dava dilekçesinde mevcut “…Müvekkilimiz P… W… Transport Nak. Ltd. Şti. dünya çapında taşıma, lojistik ve acentelik hizmeti sunan bir şirkettir…” şeklindeki beyanla da açıkça ifade edilmiştir. 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6762 sayılı TTK) 20. maddesi uyarınca her tacir, ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etme yükümlülüğü altındadır. Bu çerçevede taraflardan her ikisinin de taşınacağı kararlaştırılan emtianın karayoluyla taşınmasının hukuken imkân dâhilinde olup olmadığı hususlarında 6762 sayılı TTK’nın 20. maddesinde (6102 sayılı TTK m.18) düzenlenen basiretli iş adamı gibi hareket yükümlülüğü çerçevesinde bilgi sahibi olmaları gerektiğinin kabulü zorunludur. Zira tacir, tüm ticarî faaliyetlerinde sağduyu sahibi olmak, ileriyi düşünmek ve tedbirli davranarak işlemlerini organize etmek zorunda olup, bu kapsamda imzalayacağı sözleşmenin ifa edilip edilemeyeceğini de göz önüne alarak sözleşmenin geçerliliğine etki edebilecek ve faaliyet alanı içerisindeki tüm hususlarda öngörü sahibi olmalıdır. Taşıma sözleşmesinin geçerlilik şartlarını haiz olup olmadığını araştırma ve bilgi sahibi olma yükümlülüğü, aynı sektörde faaliyet göstermeleri de nazara alındığında, davalının olduğu kadar davacının da üzerindedir.
Bu itibarla yükün kara yoluyla taşınmasına dair hukukî imkânsızlığın, davalı taşıyıcı yanında davacı tarafça da bilinmesi gerekli olan hususlardan biri olduğu sabittir. Dolayısıyla davalı taşıyıcının, sözleşmenin ifasının hukuken imkânsız olduğu hususunda, basiretli iş adamı gibi davranma yükümlülüğü çerçevesinde bilgi sahibi olması gereken davacıya bilgi vermemesi, kusurlu bir davranış olarak nitelendirilemez. Her ne kadar BK’nın 20. (TBK m. 27) maddesi anlamında sözleşmenin geçersizliğine kusuruyla neden olan tarafın, diğer tarafın bu sebeple oluşan menfi zararlarını, sözleşme öncesi sorumluluk (sözleşme görüşmelerinden doğan sorumluluk-culpa in contrahendo) kapsamında gidermesi gerekir ise de; anılan sorumluluk niteliği itibariyle bir tür kusur sorumluluğu olup dava konusu sözleşmenin hukukî imkânsızlık nedeniyle geçersizliği sonucu ortaya çıktığı iddia olunan zarardan davalı taşıyıcı, yukarıda belirtilen esaslar çerçevesinde sözleşme öncesi sorumluluk kapsamında dahi sorumlu tutulamaz.
Neticeten, dava konusu taşıma sözleşmesinin hukukî imkânsızlık nedeniyle geçersizliğinde, tarafların faaliyette oldukları taşıma sektöründe basiretli davranma yükümlülüğü altındaki bir tacir olarak bilinmesi gereken hususların niteliği de göz önüne alındığında, geçersizliğe dayalı olarak ortaya çıktığı iddia olunan zarardan, davalı taşıyıcının kusurlu davranışının bulunmaması nedeniyle sözleşme öncesi sorumluluk (sözleşme görüşmelerinden doğan sorumluluk-culpa in contrahendo) kapsamında herhangi bir sorumluluğunun bulunmadığının kabulü gerekir.”
Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin bir kararında ise, sözleşmedeki hükmün değiştirilmesine ilişkin basiretli tacir kavramının kullanıldığı görülmektedir. Burada, normalde taraflar arasındaki sözleşmede kur farkına yönelik alacak talep edilemeyeceğine yönelik bir anlaşma var. Ancak daha sonra sözleşmenin alacaklısı karşı tarafa kur farkına ilişkin faturalar düzenleyip göndermiş ve karşı taraf olan tacirde bunları ticari defterlerine işlemiş. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi de, her ne kadar sözleşmede kur farkı alacağı istenemeyeceği kararlaştırılmış olsa dahi, kur farkına ilişkin faturalara itiraz edilmemiş ve bu faturalar ticari defterlere işlenmişse artık daha sonra kur farkının talep edilemeyeceği sürülemez. Çünkü tacir olarak basiretli davranılması gerekir, bu faturaların deftere kaydedilememesi gerekir. Kur farkına ilişkin faturaların sehven deftere kaydedildiğine ilişkin iddia da dinlenemez. Dolayısıyla gerçekleştirilen bu eylemler neticesinde, artık sözleşmenin değiştirildiği ve kur farkının talep edilebilir hâle geldiği yönünde içtihat verilmiştir.
Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 27.12.2022 tarihli, 2021/5474 E. 2022/9510 K. sayılı ilâmı.
“Dava, muhtelif tarihli faturalardan kaynaklı alacağın tahsili istemine ilişkindir. Davaya dayanak yapılan faturalardan birisi de kur farkına ilişkin olup, davalı yanın, sözü edilen kur farkı faturasını ticari defterlerine kaydettiği ihtilafsızdır. Davalı yan, bu faturanın sehven kaydedildiğini savunmuş, iddiasını ispat için taraflar arasındaki sözleşmeye dayanmıştır. Taraflar arasındaki sözleşme incelendiğinde, gerçekten de “Dolar satışlarımızda kur farkı faturası tarafımızdan kesilmez ve sizden de istenmez” şeklinde bir hüküm ihtiva ettiği görülmektedir. İlk Derece ve Bölge Adliye Mahkemelerince, davalının anılan sözleşme hükmüyle zikredilen savunmasını ispat ettiği, bu hüküm karşısında faturanın deftere kaydedilmiş olmasının bir anlam ifade etmeyeceği gerekçesiyle davacının kur farkı faturasına dayalı olarak alacak talebinde bulunamayacağı sonucuna ulaşılmış ise de davalının kur farkı faturasını ticari defterlerine kaydetmiş olması sebebiyle anılan sözleşme hükmünün taraflarca fiili tatbikatta değiştirildiğinin kabulü gerekir. Keza bu kayıt karşısında, davacının çekle yapılan bir takım ödemeleri kabul etmesi de kur farkı talep etmekten vazgeçtiği şeklinde yorumlanamaz. Basiretli bir tacir gibi davranmakla yükümlü olan davalının faturayı sehven kaydettiğine ilişkin savunması, faturanın ticari defterlere kaydedilmesinin doğurduğu sonucu ortadan kaldıracak nitelikte olmayıp, bu savunmaya itibar edilmesi mümkün değildir. Bu itibarla, mahkemece, davacının kur farkı faturasına dayalı olarak talepte bulunabileceği gözetilerek, dava tarihi itibariyle oluşan alacağın belirlenmesi ve sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken yanılgılı değerlendirmeye dayalı olarak karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.”
Sözleşmelerin kurulması ve ifası aşamasında tacirin aldatılma durumunun söz konusu olup olamayacağı ve aldatılmaya dayanarak sözleşmenin iptalini talep edip edemeyeceği, yine, tacirin hataya düşüp düşemeyeceği, tacirin korkutmaya dayanarak sözleşmenin hükümsüzlüğünü talep edip edemeyeceği dair de çeşitli kararlar vardır.
Yargıtay kararlarında; tacirin, tacir olmayanlara göre aldatılma ihtimalinin daha düşük olarak kabul edildiği, korkutulma durumunun da bu şekilde değerlendirildiği; tacirin hataya düşmesinin de olasılık dışı görüldüğü bir yaklaşım mevcuttur. Dolayısıyla tacirin, irade sakatlıklarına dayanarak sözleşmenin geçersizliğini ileri sürmesi zorlaştırılmıştır.
Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 18.06.2015 tarihli, 2014/12099 E. 2015/8488 K. sayılı ilâmı.
“Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna göre, davacının şirketin çoğunluk hissedarı olarak sözkonusu işin ayrıntısını bildiği, hilenin varlığının kabulü için birinci koşulun yanıltma olduğu, davacının, şirketin çoğunluk hissedarı olması nedeniyle diğer ortak tarafından şirketin durumuyla ilgili söylemlerin doğru olup olmadığını kolaylıkla araştırıp öğrenebilecek durumda olduğu, dava dilekçesinde de hisse devrinden bir süre sonra ana yüklenici firmadan durumun öğrenildiğinin belirtildiği, salt davalının iddia edilen beyanlarıyla davacının hataya düşürülmüş olması iddiasının inandırıcı bulunmadığı, davacının basiretli tacir gibi davranmadığı, hiç kimsenin kendi kusurundan kaynaklanan olgu ve olaylar nedeniyle hukuken koruma altına alınamayacağı, hileye ilişkin unsurların somut olayda oluşmadığı, tarafların özgür iradeleriyle noter huzurunda hisse devrini gerçekleştirdikleri, devir bedelinin düşük olduğu iddiasının noter sözleşmesi karşısında yazılı belge ile ispatının gerektiği, herhangi bir yazılı delil sunulmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına, hile iddiasının ispat edilememesine ve davalılar vekili tarafından yapıldığı savunulan ödeme miktarı kadar da davacının dava dışı şirketten cari hesap alacağı bulunduğunun saptanamamış bulunmasına göre davacı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir.”
Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 21.10.2014 tarihli, 2013/14908 E. 2014/16099 K. sayılı ilâmı.
“Mahkemece, iddia savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, basiretli bir tacir gibi hareket etme zorunluluğu bulunan davacının sadece borcu olduğu için acentelik sözleşmesinin feshedileceği tehdidi ile davaya konu protokolü imzalamasının ikrah olarak kabul edilemeyeceği, protokolün imzalanmasından önce de davacının borcu olmadığı konusunda hakkını araması ve dava açmasının mümkün olduğu, bunu yapmayan davacının anılan protokolde açıkça davalıya prim borcu olduğunu kabul ettiği ve ödeme planı yaptığı, davalı kayıtlarında davacının prim borcunun mevcut olduğu, dolayısı ile davacı tarafından ikrah iddiasının ispat edilemediği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir.”
[1] Sayın Dr. Numan Sabit SÖNMEZ tarafından Yürürlüğünün 12. Yılında ve Yargıtay Kararları Işığında Türk Ticaret Kanunu Sempozyumunda (VIII) sunulan tebliğe ilişkin notlar ve tebliğ akabinde gerçekleştirilen tartışma ve açıklamaların derlemesi. Hazırlayan: Rıza GÜNDOĞDU, Ocak 2026.
Tebliğin genişletilmiş tam metni için bkz. SÖNMEZ, Numan S. . “Tacirin Basiretli İş Adamı Gibi Hareket Etme Yükümü (TK m. 18/2).” Yürürlüğünün 12. Yılında ve Yargıtay Kararları Işığında Türk Ticaret Kanunu Sempozyumu -VIII-, On İki Levha Yayıncılık, 2024, s. 53-82(Eklenme tarihi: 2026-02-06.).
[2] Bahsedilen karar Tebliğde (sunumda) paylaşılmamış, kararın künyesine yer verilmemiştir. Tebliğin tam metninden bahse konu kararın (s. 64 ve 69) Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 29.03.2022 tarihli, 2019/3 E. 2022/398 K. sayılı ilâmı olduğu anlaşılmaktadır.
“…kiralanan yerin iskan alınması mümkün olmayan bir alanda yer aldığı, sözleşmenin yalnızca ticari depo olarak kullanılmak üzere imzalandığı ve kiraya verenin de bu amaca uygun şekilde depoyu teslim ettiği açıktır. Davacı kiracı sözleşmeden farklı şekilde depoyu kullanmak istediği için (yine alınmasının kendi sorumluluğunda olduğu açıkça sözleşmede de yazılı bulunan) izin ve ruhsatları alamamış olduğuna göre; iskân ruhsatı alınmadığının ileri sürülmesi ve bunun fesih sebebi olarak gösterilmesi tacir olan ve basiretli davranma yükümlülüğü bulunan kiracının sözleşmesel edimlerinden kurtulmanın bir vesilesi hâline getirilmesi anlamındadır. Davacı kiracı basiretli bir tacir olarak kendi yükümlülüklerini yerine getirmediğinden sözleşmeyle belirlenen sorumluluklarından kolaylıkla kaçınamaz. Bu nedenle, kira sözleşmesinin davacı tarafından haklı olarak feshedildiğinden söz edilemez.” (Eklenme tarihi: 2026-02-06.)



