25 Mayıs 2026
Rıza GÜNDOĞDU
No Result
View All Result
  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Akademik Çalışmalar
  • Güncel
  • İçtihatlar
  • Diğerleri
    • Faydalı Linkler
    • Kütüphane
    • İletişim
Rıza GÜNDOĞDU
No Result
View All Result

Somut Olayı Aşan Kararlar

Bazı kararlar (ilâmlar) vardır ki, bunlar mahkemenin huzurundaki olayı aşıp gerek ilmî gerekse de kazaî anlamda bir miras teşkil ederler. Zira bu kararlarda yer alan değerlendirmeler, nitelendirmeler ve kavramlar (örneğin “beşeri karine” gibi)hukukun ufkunu teşkil eder; güneş gibi daima ışık saçarlar. Diğer bir ifadeyle, edebiyatta klasik olarak adlandırılan yani, hiç eskimeyen ve her daim okunacak eserler gibi nitelendirdiğim “Somut Olayı Aşan Kararlar” ile sayısı pek az olsa da bu minvâlde tesadüf ettiğim kararları bir araya getirmeyi, adetâ paha biçilemez bir mirasın defterini tutmayı amaçladım.

Rıza GÜNDOĞDU Yazar: Rıza GÜNDOĞDU
7 Eylül 2024
Kategori: Güncel, İçtihatlar
Reading Time:79min read
0
8
PAYLAŞIM
785
OKUNMA
Paylaşın!Paylaşın!Paylaşın!Paylaşın!Paylaşın!Paylaşın!

“Uyuşmazlık konusu olayda, davacı “Devlet”tir. Devlet bir ülke üzerinde yaşayan insanların en yüksek düzeyde kurdukları sosyo-politik hukuksal bir varlıktır. Devlet “nüfus” ve “ülke”siyle ve bunların taşıdıkları maddi ve manevi potansiyel ile belirli bir coğrafi alanda yaşayan insanların oluşturdukları çok yönlü en üstün güçtür. Günümüzde devletle insani arasındaki ilişkilere, üstte, zirvede bulunan kişi veya kuruluşların “buyruk” ve “fermanları” değil, yasalara dayalı bir “Hukuk düzeni” hakimdir. Devlet; yetkili organıyla yasa yaparken ve öteki organlarıyla yasayı uygularken yasaların sınırları dışına çıkmamak zorunluğundadır. Kısaca çağımızda Devlet, temelden çatıya tabandan tavana malzemesi “yasa” olan bir kuruluştur. Günümüzde Devlet yapısının harcı hukuktur.

Bu gün Devlet tasarruflarında ve yurttaş yaptığı işlerde yasalara bağlı kalmak zorunluğunda, hatta Devlet bu konuda kendi insanına “önder” veya “örnek” olmak durumundadır. Bunca yasaya rağmen, hukuksal bir varlık olan “Devlet” ile onun sosyolojik temelini teşkil eden “insan” arasında bir çok işlerde uyum yoktur. Çok kez Devletle yurttaşı olan insan veya tüzel kişiler arasındaki çeşitli ilişkilerin sayısız uyuşmazlıklara yol açtığı inkarı mümkün olmayan bir “vakıa” ve kabulü zorunlu olan bir “gerçek”tir. O kadar ki ceza davalarında, küçük bir istisna dışında, taraflardan biri -davacı- daima “Devlet”tir. Hukuk davalarının çoğunda ise Devlet ya davacı veya davalıdır. Devlet’in bu kadar çok davada “taraf” olması da eşyanın tabiatı icabıdır. Çünkü kendi varlığını korumak, kişilerin can ve mal güvenliğini sağlamak zorunda olduğu için devletin ceza davalarında davacı olarak yer alması ve ülkenin en büyük maddi varlığına sahip olmasından ötürü özel hukuk uyuşmazlıklarında taraf olması çok doğaldır. Devlet bir ülkede yaşayan insan topluluğunun yalnız en güçlü değil, aynı zamanda sözüne ve tasarruflarına en çok güvenilen varlığı olmalıdır. Devlet tasarruflarının yasalara uygunluğu kadar istikrarlı ve tutarlı olması da gereklidir. Devlet yeri geldiğinde, yüceliğinin, şan ve şerefinin gerektirdiği ölçüde semahat ve atıfat göstermekten geri kalmamalıdır. Bazı hallerde Devletin saygınlığı ve itibarı maddi hesaplardan üstün tutulmalı, ölçülü bir hoşgörü ve atıfat sınırlarını aşmamak kaydıyla Devlet verdiğini geri almaktan vazgeçebilmelidir. Zira, bir ülkenin ve toplumun en “büyüğü” olmak, “baba” olmak, bazan maddi değerlerin üstüne ve dışına çıkmayı zorunlu kılabilir. Tasarruf yanlış ise, Devlet yapılan yanlışlığı en kısa zamanda düzeltmeli, düzeltme yolunu tutmadığı ve yanlışlığı sürdürdüğü ve yanlışın doğru sayılması kanısını uyandırdığı hallerde bunun faturasını durumdan hiç sorumlu olmayan bir kişiye, yurttaşa ödetmeğe kalkışmamalıdır.

Devletle ilgili ve zorunlu olan bu açıklamadan sonra olayın kolayca ve isabetli şekilde değerlendirilmesi olanağı elde edilmiş bulunmaktadır.

Dava konusu taşınmaz kadastroca “kumluk” olarak nitelenmek suretiyle 1957 yılında Hazine yani Devlet adına tesbit ve tapuya tescil edilmiştir. “Kumluk” olarak nitelendirilen bu arz parçasının “yalı şeridi” içinde kalan bir yer mi, yoksa tarıma elverişli kumluk bir saha mı olduğu hususu kesinlikle saptanmış değildir. Zira bilirkişilerin bu konudaki açıklamaları birbirine aykırıdır. Hazinenin bu tesbitle ilgili olarak yıllardan beri takındığı tavır karşısında nizalı yerin gerçek niteliğini araştırmak, bilirkişi raporları arasındaki aykırılığı gidermek zorunluğu dahi yoktur. Bir an için nizalı yerin yalı şeridi içinde kaldığı, kamu malı sayılması gereken “kumluk” olduğu farz ve kabul edilsin, bu takdirde, bu nitelikteki bir yerin tapuya tescil edilmemesi, özel mülkiyet rejimine tabi tutulmaması gereklidir. Nizalı yer tapu sicilinde -üç yıl hazinenin üstünde kalmış, hazine bu süre içinde susmuş, yanlış tesbiti düzeltecek bir girişimde bulunmamış, kaydı terkin ettirmemiş, böylece taşınmazın özel mülkiyet konusu olmasına ve sayılmasına neden olmuştur.

Hazinenin ilgisizliği bu kadarla kalmıyor. 1960 yılında taşınmaz 7367 Sayılı Kanunla Erdemli Belediye’sine devredilmiştir. Hazine 1963 yılından 1968 yılına kadar süren 5 yıllık dönem içinde bu gayrimenkulden ifraz edilen bazı parçaları değişik zamanlarda satış veya bağış yollarıyle iktisap etmiştir. Hazine muhtelif tarihlerdeki, iktisaplarında iptalini istediği tapuya bizzat kendisi değer ve geçerlilik tanımıştır. Taşınmazın Belediye üstünde kaldığı dokuz yıl içinde hazine suskunluğunu sürdürmüş, kaydın silinmesi yolunda hiç bir teşebbüste bulunmamıştır. Daha sonra nizalı taşınmaz, 775 sayılı Gecekondu Kanunu gereğince belediyeye geçtiği cihetle İmar ve İskan Bakanlığının yazılı müsaadesi alınmak suretiyle satışa -ihaleye çıkarılmış, davalı kooperatif ihaleye katılarak iktisapta bulunmuştur.

1957’den 1969 yılına kadar süren dönem içinde yetkili makamların birbirini izleyen muhtelif tasarruflarıyla artık bu konuda, Devlet dönüş yapamayacak bir noktaya gelmiştir. Kadastro görevlileri yanlış tesbit yapmışlarsa, Hazinenin bu yanlışlığı normal sayılabilecek bir süre içinde düzeltmesi gerekirdi. Devlet kendi organlarının yaptıkları yanlış ve kusurlu işlemleri makül ve haklı sayılabilecek bir süre içinde düzeltmediği, yanlışı adeta kasıtlı denilebilecek şekilde sürdürdüğü, fazla olarak bu durumun doğru sayılması lazım geldiği kanısını uyandıran bazı tasarruflarda bulunduğu hallerde sonucu katlanması ve zararı sineye çekmesi gerekli ve zorunlu olur.

Olayda davalı kooperatifin Devleti yanılgıya düşüren hilesi değil, en küçük bir hatası mevcut olmadığına, tersine olarak Hazine hükümsüz saydığı tapuyu zamanında iptal ettirmemek ve sicilden terkin ettirmemek ve hatta bu tapudan iktisaplarda bulunmak suretiyle davalıyı yanılgıya düşürdüğüne göre sonuçtan kimin sorumlu tutulması lazım geldiği çok söz söylenmesini gerektirmeyecek kadar açıktır.

Türkiye’de Devletin mal varlığına vazüülyet olan “Hazine”dir. Devletin mal varlığı ile ilgili bulunan bu dava “Devlet” adına “Maliye Hazinesi” tarafından açılmıştır. “Nef’i Hazine” ilkesi günümüzde geçerliliğini kaybetmiştir. Bu gibi hallerde Hazine yararından çok Devletin yüksek varlığını ve yüce kişiliğini korumak, şeref ve itibarını sarsmamak, Devlete karşı beslenilen güven duygularını zedelememek önde gelir, Yargıtay, Devletin memurlara yaptığı hatalı ödemelerin geri alınmasına ilişkin davaların geçerli olmadığını kabul etmek suretiyle yukarıda yazılı ilke ve düşüncelere üstünlük tanımıştır. Kısaca yetkili makam ve kişilerin dikkatli uyanık ve duyarlı davranmak suretiyle Devletin üstün kişiliğini zaafa uğratan tasarruflardan kaçınmaları gereklidir. İşte bu düşüncelerle davanın reddi gerekliken kabul edilmesi doğru değildir.

Dava konusu taşınmaz Hazineden belediyeye geçtikten sonra muhtelif zamanlarda yapılan müteaddit ifrazlarla bir çok parçaya bölünmüş, ifraz edilen parçalardan bazılarını hazine iktisap etmiş, geri kalan son parçayı da davalı kooperatif satın almıştır. Tesbitin yanlış olduğu kabul edilse bile, yapılan ifrazlarla ve onu takibeden iktisaplarla dava konusu taşınmaz “özel mal” durumuna gelmiştir. Hazinenin birbirini izleyen tasarruf ve iktisaplarıyla bu konuda aldığı mesafe karşısında taşınmazı “kamu malı” saymak imkan ve ihtimali kalmamıştır. Hazinenin iktisapta bulunduğu zamanlarda tapu “geçerli” sayılsın, davalı kooperatif iktisap edince hazinece tapunun “iptale mahkum olduğu” ileri sürülerek dava açılsın, bu denli çelişkili bir kabule dayanılarak hüküm vermek olanağı yoktur. Kısaca tapu sicilinde hazinenin önderliği altında yürütülen ve sürdürülen işlemlerle taşınmaz tamamen bir özel mal niteliği hüviyeti kazanmıştır. Tapu sicilindeki bu işlemlere bakarak ve dayanarak iktisapta bulunan kişide dava konusu yerin niteliği yönünden en küçük bir kuşku uyanması ve onun kötü niyetli sayılması mümkün değildir. Hal böyle olunca davalının MK.nun 931. maddesinden yararlanması lazım geldiği sonucuna varılması zorunlu olmaktadır.

İşte yukarıda yazılı neden ve düşüncelerle Hazinenin açtığı iptal davasının reddi gerekirken kabul edilmesi doğru olmadığından hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA) peşin harcın iadesine, gelen temyiz eden vekili için 1400 lira duruşma vekalet ücretinin temyiz edilenden tahsiline 23.12.1977 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”

Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 23.12.1977 tarihli, E. 1977/11612 K. 1977/12728 sayılı ilâmı (Eklenme Tarihi: 2026-03-09).

“Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 163. maddesi uyarınca hakimin davada taraflara verdiği mahil ve kesin mehle ilişkin ara kararlarında;

Yapılması lazım gelen işler neler olduğunun tam bir açıklıkla belirtilmesi, sürenin yeterli ve elverişli olması, keşif masrafı ile ilgili para miktarının ayrıntılı olarak gösterilmesi, keşif gün ve saatinin ve özellikle bilirkişi göreviyle götürülecek kişilerin kimliklerinin ve ne suretle sağlanacaklarının açıklanması, gerekirse tarafların sosyal durumlarına göre mehle riayetsizliğin doğuracağı sonuç açıklanarak kendilerinin uyarılması, ayrıca bu gibi kararların tarafı “köşeye sıkıştırıp” davayı bir “oldu bittiye getirmek” kaygı ve korkusu taşımaması, kısaca hakimin soruşturma işlemlerini kısa zamanda bitirip uyuşmazlığı çabucak çözüme götürme çabası içinde bulunduğunu gösteren “net” bir davranış ve tutuma sahip olması gereklidir.

Davada hakim mehil ve kesin mehle ilişkin ara kararında “400 lira keşif masrafının yatırılmasını” öngörmüş ve duruşmayı başka bir güne bırakmakla yetinmiştir. Bu kadar kısa ara kararının yukarıda yazılı yönleri kapsamadığı, yeterli ve doyurucu ve etkin olmadığı açıktır. Keşif için gerekli görülen harcamalar detaylı olarak gösterilmediği için bu miktar paranın ilgiliye lüzumundan fazla bir külfet tahmil edip etmediğini ve onu bu parayı bulmakla zor duruma düşürüp düşürmediğini kestirmek ve denetlemek mümkün değildir. Taşınmazların mülkiyeti uyuşmazlık konusu olduğuna göre keşfe kroki yapmak üzere bir fenni bilirkişinin götürülmesi zorunluğu vardır. Temyiz layihasında, mahallinde bu nitelik taşıyan bir kimsenin mevcut olmadığından söz edilmiştir.

Başkale’de fen memuru yeteneğine sahip bir kimse mevcut değilse, bu nitelikte bir görevlinin nereden ve nasıl sağlanacağı tesbit edilmeden keşif masrafını yatırmadı yine davanın reddedilmesi kolay anlaşılır bir kabul tarzı değildir. Dairenin uygulama ve anlayışına uygun düşmeyen, yetersiz bulunan bir ara kararına dayanılarak yazılı şekilde davanın reddedilmesi doğru görülmediğinden hükmün yukarıda yazılı düşüncelerle H.U.M.K. nun 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA), peşin harcın iadesine 17.1.1977 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”

Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 17.01.1977 tarihli, E. 1977/109 K. 1977/295 sayılı ilâmı (Eklenme Tarihi: 2026-03-09).

“HUMK. nun 163. maddesi uyarınca hakim tarafından verilen kesin süreye riayetsizlikten ötürü davanın reddedilebilmesi için süreye ilişkin bulunan ara kararında, ilgili tarafa yapması gereken işlerin ve yükletilen şeylerin neler olduğunun hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak ve herkesce kolaylıkla anlaşabilecek şekilde açıkça belirtilmesi ve hatta anlatılması gereklidir.

Davanın sonucuna ve akibetine çok yakından etkili olan bu çeşit ara kararların yeteri kadar açık olmadığı hallerde, ilgili tarafın yapacağı işlemlerin neler olduğunu tam olarak bilmemesinden ötürü bir şey yapmamakla suçlanması, sorumlu tutulması ve kesin süreye riayetsizlik nedeniyle davanın reddedilmesi olanağı yoktur.

Bu davada, 2/6/1970 günlü oturumda hakimlikçe keşif gideri olarak 75 liranın davacı tarafından mahkeme veznesine yatırılması ve taşıt aracının sağlanması öngörülmüş ve ilk süre verilmiştir. Bunu takip eden 22/9/1970 günlü oturumda yukarıda sözü edilen hususlar tekrarlanmış, ikinci yani kesin mehil tayin edilmiştir.

Keşif gideriyle ilgili kesin süreye taalluk eden ara kararında, hakim ve katip ve bilirkişi gibi görevlilere ödenecek para ile taşıt aracı ücreti ve davetiye tebliğinin zorunlu kıldığı masraf eksiksiz olarak gösterilmemiş, bu suretle keşif giderini oluşturan kalemler ve tutarı ayrıntılı ve tam olarak belirtilmemiştir. Davacı hangi işler için ne miktar para yatırması lazım geldiği hakkında tam bir bilgiye sahip değildir. Ayrıca keşif için gerekli taşıt aracını bizzat sağlaması davacıdan istenilemez. Mahkeme yapacağı işe ve gideceği yere göre lüzumlu gördüğü taşıt aracını kendisi tesbit ve temin eder Yalnız araç için ödenecek para miktarını kararında açıklar.

Kapsamı ve sınırları yeteri kadar belli edilmeyen böyle bir ara kararına dayanılarak kesin sürenin gereği yerine getirilmediğinden söz etmek suretiyle davanın reddedilmesi doğru değildir.

Kesin süreye ilişkin uygulamalarda gözden uzak tutulmaması gereken bir yön daha vardır. Kanunda yazılı olmamakla beraber kesin süreye ilgili taraf kadar hakimin de aynı derecede saygılı olması gereklidir.

Bazı hallerde kesin süreye riayetsizlik davanın hemen reddini zorunlu kıldığı halde, mahkemelerce çok kez bu durum bir kenara itilmekte gereksiz soruşturmalar yapılmakta, bir sürü zaman ve para harcamasına yol açan ve yıllarca süren bir uğraşmadan sonra dava kesin süreye riayetsizlikten reddedilmektedir.

Böyle bir uygulama biçiminin kesin süre müessesesine varlık nedenini kaybettirdiği ve amacından uzaklaştırdığı kuşkusuzdur. Olayda, durum yukarıda yapılan eleştiriye bir örnek sayılabilecek kadar açıktır. Mahkemece kesin sayılan süre 1970 yılında verildiği halde yıllarca süren bir soruşturmadan sonra dava kesin süreye riayetsizlik nedeniyle 24/9/1974 de reddedilmiştir.

Bu anlayış ve uygulama sonunda kesin süre mektupsuz bir zarf kadar anlamsız olmakta, etkenliği zaafa uğramakta, hukuksal bir neden ve araç olmak niteliğini yitirmekte, bir bahane sayılmak derecesine düşmektedir.

Hakimin zamanında kullanmamasından ötürü etkenliğini ve hatta geçerliliğini kaybeden böyle bir vasıtaya tutunarak davayı reddetmesi yargısal tasarruflara karşı beslenen güven duygularını en geniş şekilde sarsacağı şüphesizdir.

İşte yukarıda açıklanan gerekçe ve düşüncelerle mahkemenin doğru görülmeyen kararının HUMK. nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin harcın iadesine 31/5/1976 gününde oybirliğiyle karar verildi.”

Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 31.05.1976 tarihli, E. 1976/5962 K. 1976/5718 sayılı ilâmı (Eklenme Tarihi: 2026-03-09).

“…taraflar arasındaki uyuşmazlık, her gün Birinci Hukuk Dairesi’nde yüzlerce örneği görülen basit mülkiyet uyuşmazlıkları niteliğinde değildir. Önümüzdeki uyuşmazlığın, çözüme etkili olan ve gözden uzak tutulmaması gereken bir “nedeni” ve “özel yanı” vardır. Yargısal kuruluşlar standart mal imal eden sınai tesisler değildir. Mahkemeler olayların ve hatta tarafların özelliklerini gözönünde tutarak aynı konuda değişik kararlar verebilirler. Her kararın getirdiği çözüm şekli yalnız o “olay” ve o “dava”nın “tarafları” için geçerlidir. Benzer değil ancak aynı olan olaylar için değişik bir çözüm şekli düşünülemez. Hükümler “soyut” değil “somut” olan yargısal yapıtlardır. Parantez içine alınması gereken bu düşüncelerden sonra davalı şirketin durumu incelendikte:

Şirketin turistik bir kuruluş olduğu, yüzden çok odayı kapsayan turistik bir motel yapmayı kararlaştırdığı ve yaptığı, şirketin sahip olduğu arazinin motel inşaasına yeterli olmadığı, bitişiğindeki Hazine arazisinden yararlanması gerekli ve zorunlu olduğu, şirketin Hazine arazisinden lüzumlu yerin kendisine para karşılığında verilmesi için daha başlangıçta Maliye Bakanlığı’na başvurduğu, bu müracaata dayanak yapılan hazırlık dosyasına göre başta Turizm Bakanlığı olmak üzere İzmir İli’nde bu konu ile ilgili bulunan bütün resmi makamların şirketin arazi isteğini olumlu karşıladıkları ve isteğin yerine getirilmesine engel olan bir durum bulunmadığını açıkladıkları saptanmıştır.

Davalı şirket inşasını tasarladığı moteli yapmış, 1968 yılında hizmete açmış ve Maliye Bakanlığı’na yaptığı müracaatı tekrarlamış olmasına rağmen davanın bitimine kadar olumlu veya olumsuz bir cevap alamamıştır.

Bir anonim ortaklık olan, dolayisiyle “tüccar” sayılan davalı şirketin “basiretsiz” hareket ettiği, istediği yerin tapusunu almadan işe başlamak suretiyle bağışlanmaz bir kusur işlediği açıktır. Tüccar olan davalının ülke gerçeklerini gözden uzak tutmaması ve aynı yasanın ayrı mercilerde değişik biçimlerde uygulanma ve yorumlanma olasılığı bulunduğunu düşünmesi, kısaca “çayı görmeden paçayı sıvamaması” gerekirdi. Buna rağmen davalı işgal ettiği Hazine arazisinden hemen kolundan tutulup itiliverecek ve yaptığı başına yıkılacak, her yönüyle yasalara aykırı hareket ettiği varsayılacak bir fuzuli şagil değildir.

Davalı Medeni Kanun dışında bazı yasaların sağladığı olanaklardan yararlanabilmek durumundadır. Hal böyle olunca davaya dayanak olan MK.nun 618. maddesiyle davalı yararına hükümler getiren 6086 sayılı Kanunun 8 ve 1757 sayılı Kanunun 211. maddeleri arasında bir bağlantı kurmak zorunluluğu vardır.

Turizm özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gelişen sosyal ekonomik bir harekettir. Özellikle yılın belirli mevsimlerinde bir ülkeden ötekine kısa süreli geçici insan akımının sağladığı döviz bir çok ulusal ekonomilerin belli başlı gelir kaynağı olmuştur. Şu sırada dövizin ne denli hayatı ve önemli bir meta olduğunu dünyada Türkiye’den daha iyi bilen bir ülke yoktur. Türk Ekonomisi’nin Tanrının rahmeti olan bol “yağmur” kadar çok “döviz”e dahi ihtiyacı vardır. Ülkemizde bu hareketin önemi yıllarca önce idrak edilmiş, turizm bir endüstri sayılarak 6086 sayılı Kanun yürürlüğe konulmuş turizmle uğraşan kişi ve kuruluşların çalışmaları teşvik edilmiş, turistik kuruluşlara çeşitli bağışıklık ve kolaylıklar sağlanmıştır. Bu cümleden olmak üzere, 6086 sayılı Kanunun 8. maddesinde, turistik kuruluşlara turistik tesisler inşaası için 20 yılda ödenecek taksitlerle Devlet arazisinin satılması öngörülmüştür. Ayrıca 1757 sayılı Toprak Reformu Kanunu dahi turizme öncelik tanımak gereğini duymuştur. Bu Yasanın 211. maddesinde üzerinde turistik tesisler bulunan bir arazinin “reform” uygulaması dışında bırakılması kabul edilmiştir.

Türkiye’de Devletin maddi varlığını, hazineyi Maliye Bakanlığı temsil eder. Davalı bu durumu gözönünde tutarak, daha işe başlamadan 6088 sayılı Kanunun 8. maddesine dayanarak bu konuda son sözü söylemeye yetkili olan Maliye Bakanlığı’na başvurmuş. Bakanlık belirli bir yasa hükmüne dayanan bu müracaatı bu güne kadar cevaplandırmamıştır. Maliye Bakanlığı’nın bu gibi durumlarda alelade bir mülk sahibi gibi men’i müdahale davası açmak suretiyle işin içinden çıkması mümkün değildir. Bakanlık konuyu değişik açılardan ve özellikle 6086 ve 1757 sayılı Kanunların uyuşmazlıkla ilgili hükümleri bakımından incelemek, Devlet çıkarının hangi yönde olduğunu kesinlikle saptamak zorunluğundadır. Bakanlığın bu konudaki takdir ve tercihi mahkemenin uyuşmazlığa getireceği çözüme etkilidir. Mahkemece konunun bu özelliği gözönünde tutulmadan verilecek karar Maliye Bakanlığı’nın daha sonra serbest bir takdirde bulunmasını önleyebilir. Mahkemece müdahalenin men’ine karar verilerek turistik kuruluşun çalışmasının durdurulmasından ve turistik yapıların yıkılmasından sonra Bakanlığın 6086 sayılı Kanuna göre işlem yapması olanakları ortadan kaldırılmış olur. Mahkemenin uyuşmazlıkta uygun bir sonuca gidebilmesi için önce Maliye Bakanlığı’nın tutumunu öğrenmesi, özel yasa hükümlerinin uygulanmasına olanak sağlaması zorunludur. Yetkili mercilerin ve özellikle Maliye Bakanlığı’nın özel yasa hükümlerinin uygulanmasına imkan görmediği kesinlikle saptanmadan mahkemece genel hükümler çevresinde uyuşmazlığın çözümlenmesi sakıncalı sonuçların doğumuna yol açar. Devlet bir yandan davalı şirkete turistik tesisler kurmak üzere milyonlarca lira kredi sağlasın, öteki yandan motelin inşa edildiği yeri vermekten kaçınsın, böyle bir çelişkiyi kabul etmek imkanı yoktur. Devlet “kaşıkla verip sapı ile geri alan” bir kişi ve tutarsız tasarrufların sahibi olamaz. Bu düşüncelerle uyuşmazlıkta Maliye Bakanlığı’nın tutumunun saptanması geciktirici bir sorun olarak kabul edilmelidir. Hal böyle olunca:

Davalının Maliye Bakanlığı’na yaptığı müracaatın “geciktirici sorun” olarak sayılması mahkemece yazılacak tezkere ile 6086 sayılı Kanunun 8 ve 1757 sayılı Yasanın 211. maddeleri karşısında davalı şirketin nizalı yerin bedeli karşılığında kendisine temlik edilmesi yolundaki isteğinin kabule şayan görülüp görülmediğinin Maliye Bakanlığı’ndan sorulması, Bakanlık şirketin bu müracaatını kabule şayan görmediğini ve 6086 sayılı Kanunun 8. maddesinden yararlanması olanağı bulunmadığını kayıtsız ve şartsız olarak bildirdiği takdirde davalıya ait tesislerin tecavüzlü kısımlarının da yıkılması suretiyle davanın mutlak şekilde kabul edilmesi, Bakanlıkça müracaat kabule elverişli sayıldığı takdirde davalıya taşınmazın kendi üstüne intikalini sağlamak üzere uygun mehiller verilmesi, nizalı yerin mülkiyetinin davalıya intikali sağlandığı takdirde konusu kalmamasından ötürü -yargılama gideri davalıya yükletilmek suretiyle davanın reddedilmesi gerekli olduğu düşünülmeden yazılı şekilde karar verilmesi yolsuz ve tarafların temyiz itirazları varit bulunduğundan hükmün bu nedenle HUMK.nun 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA), peşin harcın iadesine 25.4.1978 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”

Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 25.04.1978 tarihli, E. 1978/1961 K. 1978/4731 sayılı ilâmı (Eklenme Tarihi: 2026-03-09).

“Yorum gerçeği veya hiç olmazsa ona en yakın olanı bulmaktır. Bu bakımdan yorumlarda kelimelerden veya metinlerdeki eksikliklerden hareket edilirse görünüşdeki sun’î doğruluğa rağmen varılan sonuç daima yanıltıcı olur. Gerçek bir neticeye ulaşılamaz. Onun için yorum yapılırken kanunun sistemi, benzeri olaylarda izlenilen yol, o müessese ile güdülen amaç, kamu düzeni, kamu yararı ve kişinin öz yararı gibi ilkelerin gözönünde bulundurulması zorunludur. Örnek olarak :

a) Medenî Kanunun 65/1. maddesinde, dernek üyelerinin ihraca ilişkin kararlardan ötürü dava hakkı bulunmadığı açıkça ifade edilmiş iken 20/9/1950 günlü, 4/10 sayılı içtihadı birleştirme kararı ile dava yolu açılmıştır.

b) 6830 sayılı istimlak Kanunun 15. maddesinin 6. bendinde, idarenin tesbit ettiği kamulaştırma bedeli ile bilirkişilerin takdir ettiği değer arasında açık nisbetsizlik bulunursa hakimin yeniden bilirkişi incelemesi yaptırabileceği açıklanmış, böylece hakime takdir hakkı tanınmıştır. Amma buna rağmen 20/1/1969 günlü 1968/4-1 sayılı içtihadı birleştirme kararı ile amaca göre bir yorum yapılmış, madde metnindeki (yaptırabilir) şeklindeki ihtiyari beyan (yaptırmalıdır) diye emredici şekle sokulmuş, uygulama bu yola sevkedilmiştir.

c) Medenî Kanunun 513 ve Borçlar Kanununun 207. maddelerinde (sakıt olur) şeklindeki deyimlere rağmen bu sürelerin hak düşürücü olmayıp zamanaşımı süresi olduğunda ilmî ve kazaî içtihatlarda söz birliği içindedir.

d) Medenî Kanunun 552. maddesinde bir çeviri eksikliği yapılmış, kaynak kanundaki (… İclas mercii tarafından tasfiye olunur. Borçların ödenmesinden sonra geriye kalan kısım reddetmemiş gibi hak sahiplerine ait olur…) cümlesi kanunumuza alınmamıştır. Yargıtay’ın istikrar bulan içtihatlarına göre, metne çeviri sırasında girmeyen bölüm var sayılarak uygulama devam edegelmiştir. Mirasla ilgili bütün ilmî eserlerdeki görüşlerde bu noktada birleşmiştir.

Yukarıda açıklanan örnekleri çoğaltmak mümkündür. Demekki, yorumda amaca önem vermek gerekir. Bu bakımdan temyiz edenin J… L…a atfen ileri sürdüğü düşünce ve yorum şekline katılmak mümkün değildir. Şöyleki :

Evlatlığa alınma şahsa bağlı hak olmakla beraber, az önce açıklanan sınırlamaya bağlı tutulmuştur. Mümeyyiz küçükler rızaları olsa bile ana ve babalarının, bunlar yoksa vesayet makamının müsaadesi olmadıkça başkası tarafından evlat edinilemezler. Kanun koyucu bununla da yetinmemiş, kamu düzeni düşüncesi ile küçüğün yararı esasından hareket ederek hakimin iznini de zorunlu kılmıştır. Bu hükümlerin tabii ve kaçınılmaz sonucu olarak, mümeyyiz küçüğün kurulmuş bir evlatlık ilişkisinin çözülmesi veya devamı hususunda yalnız başına söz hakkı sahibi olamayacağını kabul etmek gerekir. Çünkü; Evlatlığa alınmada mahdut ehliyetsizin (Mümeyyiz küçüğü)n arzusu ve kanunî temsilcisinin rızası mevcut olsa bile hakime, evlatlık ilişkisinin kurulmasına müsaade etmemek gibi geniş bir takdir yetkisi verilmiştir. Evlatlık bağının kuruluşunda kanun koyucu, böylesine hassasiyet göstermiş iken, ilişki kurulduktan sonra her şeyi henüz reşit olmayan bir küçüğün iradesine terk etmesi akla ve özellikle kanunun sistemine ve az önce açıklanan ilkelere ters düşer. Öte yandan evlatlık sözleşmesinin devamını veya bozulmasını istemek şahsa bağlı haklardan olmakla beraber, evlatlık yönünden miras hakkı ve karşılıklı olarak da nafaka yükümlülüğünü yani mal varlığını ilgilendiren yönü vardır. (Prof. Saim Üstündağ, Medenî Yargılama Hukukunun Esasları, 1973, Sh. 167, Prof. Selahattin Sulhi Tekinay, Medenî Hukuka Giriş Dersleri, 1973, Sh. 218, Prof. Selahattin Sulhi Tekinay, Türk Aile Hukuku 1971, Sh. 379) Şu halde anılan hususlar gözetildiği takdirde, bozulması için haklı sebepler varken mümeyyiz küçük evlatlık ilişkisini devam ettirmek hakkına sahip olmadığı gibi, muhik sebep yokken bozulmasını da isteyemez. Yani, açılacak ref’i davasında küçüğün arzusunun hiç bir rolü yoktur. Öyle ise Medenî Kanunun 376/2. maddesi uyarınca kayyım tayini mümkün ve caizdir. Reşit oluncaya kadar çocuklar velayet altında olup velileri tarafından temsil edilirler. (M.K. 252, 268) Bunun tabii sonucu olarakda malî sonuçları olmayan şahsa bağlı hakların kullanılmasında bile mahdut ehliyetsiz kişiler dava takip yetkisine sahip değildirler. Mahkemede anılan kanunî mümessilleri temsil eder. Malî sonuçları da beraberinde sürükleyen evlatlığın ref’i davasında evleviyetle mahdut ehliyetsizleri kanunî mümesilleri mahkemede temsil eder. Uygulamada bu yoldadır.

4 – Uzakta olsa yarar çatışması ihtimalinin bulunması kayyım tayini için yeterlidir. Zira : Müşahhas olay aramaya kalkmak Asliye Mahkemesinde açılacak davayı Sulh Mahkemesinde çözme sonucu doğurur. Mahkeme kararındaki, açık gerekçe yanlışlığına, gereksiz delil tartışmasına rağmen, ileri sürülen olaylar Asliye Mahkemesinde incelemeye değer nitelikte olup, kayyım tayininde isabetsizlik yoktur. Şu halde sonucu kanuna uygun düşen kararın ONANMASINA 4/12/1975 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.”

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 04.12.1975 tarihli, E. 1975/7673 K. 1975/9224 sayılı ilâmı (Eklenme Tarihi: 2026-03-10).

“…hukuk devleti, insan haklarına saygı gösteren ve bu hakları koruyucu, âdil bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini zorunlu sayan ve bütün faaliyetlerinde hukuka ve Anayasa’ya uyan bir devlet olmak gerekir. Hukuk devletinde kanun koyucu organ da dâhil olmak üzere, devletin bütün organları üstünde hukukun mutlak bir hâkimiyeti haiz olması, kanun koyucunun yasama faaliyetlerinde kendisini her zaman Anayasa ve hukukun üstün kuralları ile bağlı tutması lâzımdır. Zira kanunun da üstünde kanun koyucunun bozamıyacağı temel hukuk prensipleri ve Anayasa vardır…”
Anayasa Mahkemesinin 11.11.1963 tarihli, E. 1963/124 K. 1963/243 sayılı ilâmı(Eklenme Tarihi: 2026-04-01).

Page 3 of 3
Prev123
Etiketler: hukukhukuk eğitimiHukuk ilkeleriiçtihatİlkeyargıtayyargıtay kararıyöntemyorum

Son Yazılar

Güncel

Tacirin Basiretli İş Adamı Gibi Hareket Etme Yükümü (TK m. 18/2)

31 Ocak 2026
Güncel

Anonim Şirkette Pay Devrinin Sözleşme ile Sınırlandırılması

27 Aralık 2025
Genel Kurul Kararının İptalinin Talep Edilebilmesi İçin Kararın Tescil ve İlan Edilmesinin Gerekmediği Hakkında Kararlar
İçtihatlar

Şirketler Hukukunda Tahkim (Mahkeme Kararları)

10 Ekim 2025
İstanbul, İstanbul, İstanbul
Güncel

İstanbul, İstanbul, İstanbul

6 Nisan 2025
Kripto Varlıklara İlişkin İkincil Düzenlemeler Resmî Gazetede Yayımlandı
Mevzuat

Kripto Varlıklara İlişkin İkincil Düzenlemeler Resmî Gazetede Yayımlandı

13 Mart 2025
İşletmenin Muhasebesiyle İlgili Olmayan Ticari Defterlerin Elektronik Ortamda Tutulması Hakkında Tebliğ
Güncel

İşletmenin Muhasebesiyle İlgili Olmayan Ticari Defterlerin Elektronik Ortamda Tutulması Hakkında Tebliğ

14 Şubat 2025
Next Post
KURULUŞ VE ESAS SÖZLEŞME DEĞİŞİKLİĞİ BAKANLIK İZNİNE TABİ ŞİRKETLER

6102 Sayılı Türk Ticaret Kanununa Göre Uygulanacak Olan İdari Para Cezalarına İlişkin Tebliğ

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Abonelik Formu!

Asla spam gönderilmez.

Kategoriler

  • Akademik Çalışmalar (2)
  • Faydalı Linkler (4)
  • Güncel (52)
  • İçtihatlar (32)
  • Kütüphane (18)
    • Genel (6)
    • Mevzuat (6)
    • Özel Hukuk (3)

En Yeni Yazılar

Güncel

Tacirin Basiretli İş Adamı Gibi Hareket Etme Yükümü (TK m. 18/2)

Yazar: Rıza GÜNDOĞDU
31 Ocak 2026
10

Sayın Dr. Numan Sabit SÖNMEZ tarafından Yürürlüğünün 12. Yılında ve Yargıtay Kararları Işığında Türk Ticaret Kanunu Sempozyumunda (VIII) sunulan tebliğe...

Read more
Güncel

Anonim Şirkette Pay Devrinin Sözleşme ile Sınırlandırılması

Yazar: Rıza GÜNDOĞDU
27 Aralık 2025
9

Sayın Hâkim Dr. Orhan SEKMEN tarafından Yürürlüğünün 13. Yılında ve Yargıtay Kararları Işığında Türk Ticaret Kanunu Sempozyumunda (IX) sunulan tebliğe...

Read more
Genel Kurul Kararının İptalinin Talep Edilebilmesi İçin Kararın Tescil ve İlan Edilmesinin Gerekmediği Hakkında Kararlar
İçtihatlar

Şirketler Hukukunda Tahkim (Mahkeme Kararları)

Yazar: Rıza GÜNDOĞDU
10 Ekim 2025
6

Şirketler hukukunda tahkim konusunda verilmiş mahkeme kararları.

Read more
İstanbul, İstanbul, İstanbul
Güncel

İstanbul, İstanbul, İstanbul

Yazar: Rıza GÜNDOĞDU
6 Nisan 2025
6

2016 yılında yazdığım "İstanbul, İstanbul, İstanbul" isimli şiirim.

Read more

Hakkımda

Bu site vasıtasıyla; sosyal ve mesleki olarak yararlandığım bilgileri sistemli ve paylaşılabilir olarak arşivlemek; yargı kararları, bilimsel çalışmalar/etkinlikler ve güncel hukuki haberler/gelişmeler paylaşmayı amaçlamaktayım.

Kategoriler

  • Akademik Çalışmalar
  • Faydalı Linkler
  • Genel
  • Güncel
  • İçtihatlar
  • Kütüphane
  • Mevzuat
  • Özel Hukuk

Son Yazılar

  • Tacirin Basiretli İş Adamı Gibi Hareket Etme Yükümü (TK m. 18/2)
  • Anonim Şirkette Pay Devrinin Sözleşme ile Sınırlandırılması
  • Şirketler Hukukunda Tahkim (Mahkeme Kararları)
  • Hakkımda
  • Yasal Uyarı & Bilgilendirme
  • İletişim

© 2021 www.rizagundogdu.com.tr - Tüm Hakları Saklıdır.

No Result
View All Result
  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Akademik Çalışmalar
  • Güncel
  • İçtihatlar
  • Diğerleri
    • Faydalı Linkler
    • Kütüphane
    • İletişim

© 2021 www.rizagundogdu.com.tr - Tüm Hakları Saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Create New Account!

Fill the forms bellow to register

All fields are required. Log In

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In